Avatar

02.01.2010

Twitter yüzünden epeydir blog’a yeni yazı girmez olduğumun farkına varıp, bu durumu Avatar filmi hakkında birşeyler karalayıp bozayım dedim.

Filmi geçen hafta Historia alışveriş merkezindeki Cinebonus sinemalarında 3 boyutlu olarak izledim. Çoğu kişiye göre 3 boyutlu izlediğim ilk film değildi kendileri ve daha öncesinde izlediklerime göre gayet vasat bir 3D ortamı sunuyordu izleyicilere. Yine 3 boyutlu olarak geçen sene izlediğim Journey to the Center of the Earth bu konuda çok daha başarılıydı.

Avatar, senaryo olarak bana ilk olarak Star Wars ve The Lord of the Rings filmlerini anımsattı. Bu filmlerde de farklı ırklar, diller ve dünyalar Avatar’da da mevcut..
Benzer ortamlar dışında Avatar’da iki farklı ırkın birbirine aşık olmasıdan ve iki farklı insan ırkının (biri barıştan diğeri savaştan yana) mücadelesi anlatılmaktaydı.

Hıncal Uluç’un yazdığı üzere Avatar filmi için oldukça iyi bir pazarlama şaheseri denilebilir. Şu anki sinema dünyamızı değiştirecek yenilikler katmadığı kesin. Ancak yine de haftasonunu sinema izleyerek değerlendirmek istiyorum diyenlere güzel bir görsel şölen sunmaktadır, tavsiye ederim.

IstSec ‘09 – İstanbul Bilgi Güvenliği Konferansı

23.11.2009

İlki Haziran 2009′da Marmara Üniversitesi’nde gerçekleşen İstanbul Bilgi Güvenliği Konferansı bu sene daha geniş katılımcı, konuşmacı ve konularla 12-13 Aralık’da İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde düzenleniyor. Bilişim ve bilgi güvenliği ile ilgileniyorsanız aşağıdaki basın bülteninine göz atmanızda yarar var.

2009 yılında dünyaya damgası vuran ve siber tehditlere karşı önemini daha çok hissettiren siber güvenlik, siber casus yetiştirme politikaları, siber savaşlar ve bu alana yönelik olarak ülkelerin bütçelerinden ayırdıkları hatırı sayılır oranlara ulaşan rakamlar, bilgi güvenliğini bireysel, kurumsal ve ülke güvenliği açısından kritik öneme kavuşturmuştur. ISTSEC ‘09 konferansı bu eksendeki soru ve sorunlara çözüm ve çözüm önerileri sunmayı hedeflemektedir.

Türkiye’de bilgi güvenliği ve açılımları konusunda kamuoyunda farkındalık yaratmayı, bilgi ve bilinç düzeyini yükseltmeyi hedefleyen ve bu amaçla yılda iki defa yapılan bir konferans olan ISTSEC ’09’un açılışı bu yıl Ulaştırma Bakanı Sayın Binali YILDIRIM tarafından gerçekleştirilecektir.

Bu yıl iki günlük bir program olarak dizayn edilmiş ISTSEC ‘09 konferansının ilk gününde; web güvenliği, Iphone ve telefon dinlemeleri, Hackerlar’ın bilgi güvenliğine bakış açısı, kurum / şirket personelinden kaynaklanan ihlaller gibi bilgi güvenliği konularında spesifik sunumlar ve tartışmalar yapılacaktır.

Bilgi güvenliğinin açılımları niteliğinde olan konular ise panel formatında alanında uzman teknik uzmanlar, emniyetçiler ve hukukçular tarafından irdelenecektir. Devletlere ve bireylere yönelen Siber Tehditlere karşı, diğer ülkelerde ve Türkiye’deki uygulama örnekleri ele alınacaktır. 2009 yılında dünyaya damgası vuran ve önemini daha çok hissettiren siber güvenlik, siber casus yetiştirme politikaları, siber savaşlar ve bu alana yönelik olarak ülkelerin bütçelerinden ayırdıkları hatırı sayılır oranlara ulaşan rakamlar bilgi güvenliğini bireysel, kurumsal ve ülke güvenli açısından kritik öneme kavuşturmuştur. ISTSEC ‘09 konferansı bu eksendeki soru ve sorunlara çözüm ve çözüm önerileri sunmayı hedeflemektedir.

Konferansın ikinci gününde, bilgi güvenliğinin hukuk alanında karşılığını teşkil eden veri koruması konusu, bilgi güvenliği ile olan ilişkisi ve tıbbi istihbarat, cloud computing, yeni nesil iletişim teknolojileri, uluslararası düzenlemeler ve uygulamalar ışığında değerlendirilecektir. Diğer panellerde, kayıtlı elektronik posta, bilişim suçları, 5651 Sayılı Kanun ve bilgi güvenliği açısından durum tespiti yapılarak çözüm önerileri sunulacaktır. Ayrıca tüm beyaz şapkalı hacker’ların davetli olduğu “Capture The Flag” yarışması konferansın ikinci gününde meraklılarına açık olacaktır.

ISTSEC 2009, bilgi güvenliği uzmanlarının, hacker’ların, bilgi güvenliğine meraklı olan herkesin, bilişim teknolojisi hukukçuları başta olmak üzere tüm hukukçuların, güvenlik güçlerinin ve bireylerin katılması gereken bir etkinliktir.

İstanbul Bilgi Üniversitesi Bilişim Teknolojisi Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi, Bilgi Güvenliği ve Adli Bilişim Araştırma Grubu ile İstanbul Barosu Bilişim Hukuku Merkezi ve Bilgi Güvenliği Derneği tarafından ortaklaşa düzenlenen ISTSEC ‘09 Konferansı 12-13 Aralık 2009 tarihlerinde; İstanbul Bilgi Üniversitesi Silahtarağa Kampüsü’nde gerçekleştirilecektir.

Konferansa katılım ücretsiz olup kayıt yaptırılması zorunludur. Kayıt için www.istsec.org web sayfasının kullanılması gerekmektedir. Kayıt yaptıran kullanıcılara konferansa bir hafta kala onay mesajı gönderilecektir.

Urban5 ve bir takım değerler…

02.09.2009

Vakti zamanında ülkemizde, belki de dünyada sevgi, saygının yanında cinselliğin ve seksin belirli bir seviyede korunarak konuşulduğu, tartışıldığı bir konulu komünite vardı, Urban5 adında. Vakti zamanında diyorum zira haberini aldığımdan beri sanki bir yakınım hastalanmışçasına üzüldüğüm Urban5, bugün itibariyle kepenklerini kapatmış.
Büyük Dostlar Meclisi’nin kendi aralarında yaptığı buluşmaları saymazsak, Mayıs 2005′de Taksim Mihrimah Sultan’da yapılan ilk Urban5 aktivitesi dün gibi aklımdadır. Urban5 benim için sadece bir web sitesi, sadece bir sosyal ağ değil, mahalledeki dostlar kahvehanesidir. Kurulduğu günden bu güne urb’lara cinselliği ve seksi tabu konuları olmaktan çıkartıp, kızlı-erkekli seviyeli arkadaşlıklarla birer tartışma konusu haline getiren mekandır.

Amma velakin her masalın bir de sonu vardır. “Konulu komünite” bir süre sonra kendi kabına sığmadı ve konusundan biraz olsun uzaklaşarak Big K’nın lafıyla “sevgi, kardeşlik üzerine” muhabbetlere daldı…

Hala bir umut var ki; bu Atilla’nın yapmış olduğu kötü bir eşek şakası olsun. Gelsin desin ki, “kandırdım lan sizi, site bakımdaydı sadece”.
Kanka bil ki, çok küfür ederim sana. Ama bir o kadar da teşekkür ederim… Bizlere bu koskoca 4 güzel yılı yaşamamızda vesile olduğun için.
Kal sağlıcakla.

Aslolan hayattır…

21.05.2009

“Aşkın en sağlam sigortası mesafedir” der Enis Batur, Cogito’nun “Aşk” sayısına yazdığı önsözde…
Yıllar yılı hasretle beklediği ışığa kavuşan bir hücre mahkumu nasıl körleşirse, aşk da körelir yakına gelince…
Sanki özlemdir aşkın çimentosu; özlem çekildi mi aşk, kumsalda şehvetinden soyunmuş yatan çıplak bir beden kadar sıradanlaşır, ehlileşir, söner.
Belki ondandır aşkların en güzelinin mektuplara yazılmış, şarkılara dökülmüş, telefonlarda söylenmiş oluşu…
Mutlu aşkta yazılacak bir şey bulunamamıştır çünkü…

* * *

Nazım Hikmet’in hayatı bu tezin ispatıdır adeta…
Nazım’ın hep uzağındaki kadınları sevdiği söylenebilir.
Piraye ile 1935′te evlendi. Ertesi yıl tutuklanarak içeri girdi. “Adını kol saatinin kayışına tırnağıyla yazdığı” bu kadınla 1950′de çıkana kadar yazıştılar.

17 yıllık ilişkileri boyunca yazılan 581 mektubu Piraye Hanım’ın oğlu Memet Fuat yayınladı geçenlerde… Nazım, karısına şöyle yazıyordu:
“Seni nasıl seviyorum biliyor musun? Ot yağmuru nasıl severse, ayna ışığı nasıl severse, balık suyu ve insan ekmeği nasıl severse, sarhoşun şarabı, şarabın billur kadehi sevdiği gibi, annenin çocukları, çocukların anneleri sevdikleri gibi, Lenin’in inkılâbı ve inkılâbın Marx’ı sevdiği kadar, velhasıl seni Nazım Hikmet’in Hatice Zekiye Pirayende Piraye’yi sevmesi gibi seviyorum.”

O mektuplardan birinde Nazım, “Çıkarsam ve sana kavuşursam, bu öyle dayanılmaz bir saadet olacak ki, gebereceğim diye korkuyorum” diyordu. Oysa öyle olmadı. Taze bir ekmek hayaliyle yıllar yılı aç yaşayan biri, hasretle dişlediği somunun dördüncü diliminde ne hissederse onu hissetti Nazım; ot yağmura, ayna ışığa kavuştuğunda ne olursa, o oldu.

Alışıldı.
Sarhoş şaraptan bıktı, şarap kadehten taştı, inkılâp Marx’ı aştı.
Aşk bitti ve ayrıldılar.
Nazım yeni bir aşktaydı çoktan… 1949′da Bursa cezaevinde dayısının kızı Münevver’e tutulmuştu. Boşandığı 1951 yılında Münevver’den bir oğlu oldu.
Yeniden içeri alınacağını hissedince, “7 tepeli şehrinde bırakıp gonca gülünü” yurtdışına kaçtı. Vatandaşlıktan çıkarıldı ve yeniden başladı hasret mektupları… Bu kez mektupların üzerinde Münevver’in adresi yazılıydı:

Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli
Belini sarmayalı
Gözünün içinde durmayalı
Aklının aydınlığına sorular sormayalı
Dokunmayalı sıcaklığına karnının
Yüz yıldır bekliyor beni
Bir şehirde bir kadın
Aynı daldaydık, aynı daldaydık
Aynı daldan düşüp ayrıldık
Aramızda yüz yıllık zaman
Yol yüz yıllık

Sonra yüz yıldır bekleyen o kadın, oğlunu sırtlayıp çıkageldi bir gün; yüz yıllık yolu aşarak…
Lâkin hasret bitince bitti aşk.
Nazım yeni bir aşktaydı çünkü…
1959′da Vera ile evlendi. 1963′te öldü.

* * *

3 Haziran, 35. ölüm yıldönümü Nazım’ın…
Tesadüfe bakın ki, uzaktaki bir kadına yazdığı mektupların yayınlandığı hafta, “yüz yıldır bekleyen” öbür kadının ölüm haberi geldi uzaklardan…
Münevver’in kansere yenik düştüğünü öğrendiğimiz hafta Piraye’ye yazdığı mektuplar vardı gazetelerde… Şöyle diyordu mektuplardan biri: “Canım karıcığım. Birbirimizden uzak olmak, birbirimize sokulamamak ne korkunç şey, fakat bu korkunçluğun ne tuhaf, ne acı bir tadı var.”

Galiba en çok bu tadı sevdi Nazım… Aslında O’nun sevdiği, kadınlar değil, sevme fikriydi… Kadınlar sadece öznesiydi o sevginin; nesnesi oldukları anda değiştirdi onları… O’na aşkı anlatabilmek için vesileler, ilhamlar lâzımdı… Son şiirlerinden birinde, “Üstümüze yazdıklarımın hepsi yalan” dedi, “Onlar olan değil, olmasını istediklerimdi aramızda…”

Sevgiyi, yaşamaktan çok yazmayı sevdi… Ve onca aşktan damıttığını iki sözcüğe sıkıştırıp özetledi:

“Aslolan hayattır”.

CAN DÜNDAR