Hepimiz internet başında yaşayan insanlar olduğumuzdan Youtube’un sansürlendiğini falan haber vermeyeceğim. Ya da şu sıralar zittin tane blogda yer alan Youtube.com’u açabilmek için bilgisayarınızda ne gibi taklalar atmanız gerektiğinden…
Bugün Youtube’a girememizin sebebi ne Türk Telekom DNS’lerindeki, ne de Türkiye’nin yurtdışı internet çıkışlarındaki teknik arızadır. Bugün Youtube’a giremiyorsak 5651 yüzünden giremiyoruz.
Yani; “İnterner ortamında yapılan yayınların düzenlenmesi ve bu yayınlar yoluyla işlenen suçlara mücadele edilmesi hakkında kanun”.
4/5/2007 tarihinde yani bugünkü hükümet tarafından çıkartılmış, cumhurbaşkanı tarafından onaylanmış olan kanun.
Benzer kanunları uygulamış ülkelere bakarsak; Brazilya, İran, Saudi Arabistan, Suriye, Tayland, Birleşik Arap Emirlikleri.
Ortada “çoğu” internet kullanıcılarına göre bir suç, bir hata olduğu aşikâr.
Eğer suçun olduğu yerde suçlu aranıyorsa bu kişi ne işini yaptı diye Ankara Cumhuriyet Savcılığı’dır, ne de Kürşat Kayral ne de başka birisi. Bu durumda Youtube’a malum videoyu yükleyen zihniyeti bile suçlu görmem, göremem.
İlginçtir.. Yazıyı yazarken bir yandan bir haber sitesine link veririm diye haberturk.com‘daki Youtube’un sansürlenmesi konusundaki insanlarımızın yorumlarını okuyorum ve şaşırıyorum.
Kimileri Türk Telekom’un Youtube’u sadece bizim ülkemizde sansürlendiğinden habersiz. Sanıyorlar ki, Türk Telekom emri verdi ve Youtube tüm dünyada açılmayan bir site artık.
Ya da kimileri 70 milyonluk bir ülkenin Youtube’a girememesini siteye ne kadar büyük bir çöküntü yaşattığından falan bahsediyor.
Ne güzel değil mi? Nejat Uygur tiyatrosu gibi.. Ağlanacak halimize güldüğümüz kara mizah öğreni yaşıyoruz ülkecek…
Kafayı kuma gömeye devam ola…
Şaban’dan sonra hükümet de köşeyi dönme çalışmalarına başlayarak, En Büyük Şaban filmindeki gibi köprü ve geçitleri satışa çıkartma yoluna gidiyormuş.
Yakında büyük baş ve oturan insan sayısına göre köy ve kentlerin satışı haberini duyarsanız, şaşırmayın.
Her şeyde olduğunu gibi Facebook’un b.kunu çıkarttığımızdan olsa gerek, komplo teorileri Facebook için de başlamış.
Facebook’un bir eğlence/vakit öldürme aracı olması dışında Facebook’u bizler Facebook yapmadık mı?
Mevzu kişisel bilgi olunca, suçlu sadece Facebook mu oluyor peki?
del.icio.us‘dan favori sitelerimizi, last.fm‘den en çok dinlediğimizi parçaları, twitter‘da o sırada neler yaptığımızı, şu çok sevdiğimiz Linkedin‘de iş arkadaşlarımızı, çalıştığımız yerleri, eğitim durumumuzu tanımadığımız insanlarla paylaşanlar bizler değil miyiz?
Bir kaç yılda dünya reklam/pazarlama piyasasındaki liderlerden biri olmayı başaran, Google da arama yaptığım kelimeleri index’lemiyor mu?
Hollywood filmlerinde “bilgiye” birkaç klavye tuşuna basarak erişebilen insanlar gördüğümüzde “yok daha neler”, “huh, amma da abartıyorlar” gibi tepkilerin yersiz olduğu ortada değil mi…
MSN avartarına Türk bayrağı koyup, Facebook’da “Bizi de askere alın” grubuna katılıp, gerçek dünyada askerliğini tecil ettirmek için savaşan insanlardan da, Mustafa Kemal’in inkilaplarından milliyetçiliği de halkçığı da unutup, “oha artık, bir insan bu kadar mı vurdum duymaz olabilir” dedirtecek, çevresindeki olaylara sırf medyanın kölesi olmadığını kendisine kanıtlamak istermiş gibi tepkisiz kalan, üstüne üstlük tepki verenleri küçük gören insanlarla aynı havayı solumaktan hoşnut değilim.
Özellikle haftasonları şehrin önemli noktalarında çeşitli siyasi partilere ait gazete ve dergi gibi ürünlerini haykırarak satmaya/dağıtmaya çalışan insanların fikirlerine katılmasam da, neden onları sevdiğimi şimdi daha iyi anlıyorum.
İyi ya da kötü. Yaşadıkları dünyada benimsedikleri bir davaları var ve bu amaçlarına duyarsız kalmıyorlar; kendilerini entellektüelmiş gibi göstermeye çalışarak burnu havada dolaşmıyorlar.
Vaatleri arasında Bilişim Bakanlığı kurulacağını belirten RTE’nin bakanlık listesi.
Kimileri için Hürriyet‘in bittiği an, kimileri için kınanacak bir olay. Emin Çölaşan artık Hürriyet gazetesinde değil.
“Savaş yolunda kurbanlar verilir” sözünden gidersek, iyi de oldu bir bakıma. İnsanlar Hürriyet’i, Kanal D’yi, Aydın Doğan’ı, her beş kişiden üçünün oy verdiği iktidarı* tanır belki biraz olsun.
Emin Usta’yı ise, ait olduğu yerde, gazetemizde görmek isterim.
* İktidar demişken; yine Doğan Yayın Grubundan Radikal Gazetesi’nin şu haberine bakınız bir de efendiler.
Ne ararsın Tanrı ile aramda
Sen kimsin ki orucumu sorarsın?
Hakikaten gözün yoksa haramda
Başı açığa neden türban sorarsın?
Rakı, şarap içiyorsam sana ne
Yoksa sana bir zararı, içerim
İkimiz de gelsek kıldan köprüye
Ben dürüstsem sarhoşken de geçerim.
Esir iken mümkün müdür ibadet
Yatıp kalkıp Atatürk’e dua et…
Senin gibi dürzülerin yüzünden
Dininden de soğuyacak bu millet.
İşgaldeki hali sakın unutma
Atatürk’e dil uzatma sebepsiz
Sen anandan yine çıkardın amma
Baban kimdi bilemezdin şerefsiz.
Neyzen Tevfik
Gün geçtikçe artan susuzluk ve küresel ısınmayla birlikte, İSTAÇ‘ın sokak ve cadde temizliği gibi alanlarda kullandığı araçlar gözüme daha fazla batmaya başladı.
Üstelik diğer tarafta, yine bir İBB kurumu olan İSKİ 3 günde bir spam mailleriyle “daha az su kullanın” uyarısında bulunur. Sadece İSKİ değil, bireyler değil, sivil toplum kuruluşları da bu tehlikenin farkındalar ve TEMA www.suyunubosaharcama.org adlı web sitesini yayına açıyor.
Durum bu haleyken İSTAÇ‘a sormaz mıyız; bu ne perhiz bu ne lahana turşusu?