'Movies'
Film Bayramı
4 günlük bayramın 3 gününü evden dışarı adamımı atmayıp, Walk the Line (2005), V For Vendetta (2005), Revolver (2005), The Golden Compass (2007), Shrooms (2006), Se7en (1995), The Departed (2006) ve I Am Legend (2007) yapımlarını izleyerek geçirdiğimde, Avrupa sinemasının Hollywood’un önümüzdeki senelerde senaryo yoksunluğundan popüleritesini artacağı görülüyor…
House M.D.
Scrubs dışında hastane dizilerini pek sevmem. (Ki Scrubs’u da hastane dizisi olarak adlandırma yanlış olur zaten.) Ancak bu “sevmem” kelimesi House‘dan sonra artık sadece “sevmezdim” olarak kullanılacak gibi görünüyor.
Hastane dizilerini sevmemem, hastaneleri sevmememden kaynaklanıyor olsa gerek diye düşünüp, bazı zamanlar tartışırken, bir tavsiye üzerine indirdiğim House M.D. dizisi beni hem daha sağlıklı birisi yaptı hem de hastane dizilerine olan negatif düşüncelerimi yok etti…
Kısaca diziden bahsetme kısmını üşenip, sözlükten alıntıyla tamamlayacağım;
ana karakterimiz olan dr. gregory house, gecmisinde yasadigi bir saglik sorunu nedeniyle bacagi ile ilgili cok onemli bir karar almak zorunda kalmis, kendi tip bilgisine olan guveni ve inadi yuzunden hayati boyunca fiziksel aci cekmeye ve bir degnek yardimi ile yurumeye mahkum olmus bir doktordur. ancak kendisini bir turlu affedemez ve kendisinden nefret eder. hayatindaki butun insanlari, aksi tavirlari ile kendisinden uzaklastirmaya baslar (gerci her zaman aksidir ancak topallamaya basladigi zaman daha da aksilesmistir).
hastanenin kanser uzmani olan yahudi doktor, herhalde house’un tek arkadasidir. kendi calistigi hastanede tani koyma merkezinin basina gecer ve cok, ama cok onemli ve az rastlanan, tani koyulamayan hastaliklari teshis edebilmek icin 3 kisiden olusan bir takim kurar. bu takimda bir zenci (kendisi johns hopkins medical school mezunudur, hatta parmaginda yuzugu bile vardir), bir avustralyali ve bir de hakikaten cok guzel, genc bir bayan vardir.
takimi ile surekli atisir durur, her zaman kararlari kendisi vermek ister, ancak takimina da mutlaka danismayi ihmal etmez.
inanilmaz bir tip bilgisine sahip olmasinin yanisira, house bir insan sarrafi halini almistir ve (atiyorum) surekli gozunu kirpan bir insana bakip, bacaginda bir iltihaplanmadan dolayi butun sinir sisteminin etkilenmis oldugunu anlayabilir (tamam biraz fazla attim ancak cok akillica yapilmis seyler vardir dizide, bu verdigim ornek kadar “oha” dedirtecek seyler mevcuttur, soyleyeyim).
hepsinin otesinde, hastanenin kadin direktoru cuddy ile de surekli surtusme yasar. cuddy, house’u cok aykiri bir doktor olarak davranmasindan dolayi kendisini haftada birkac saat klinikte durmak ile “cezalandirir” (tabii sebeplerini filan diziden ogreniyoruz).
İtalyan işi
Son zamanlarda “Amerikalılar’ın film işinden daha iyi anladığı” fikri kafamdan giderek kaybolmaya başladı. Belki de hep Hollywood çalışmalarını izlediğimizden böyle bir fikre kapıldık, kim bilir…
Zira 5-6 ay önce izlediğim İtalyan yapımı Ultimo bacio, L’ filminin Hollywood versiyonu olan The Last Kiss‘den sonra İtalyan işinin daha iyi olduğuna karar verdim.
İki filmin de konusu, senaryosu ve olayları aynı. Ki zaten aynı senaristin (Gabriele Muccino) senaryosuyla hazırlanmış ikisi de.
Üstelik The Last Kiss’de Scrubs’dan Zach Braff ve The O.C.’den Rachel Bilson gibi tanıdığım ve oyunculuğunu pek beğendiğim zatlar yer almakta.
Amma velakin yine de başaramamışlar.
Ryan: Acıların çocuğu
İki kardeşle yatan, bir aralar biseksüel olan bir kız arkadaş, ceza evinden yeni çıkmış ama her an tekrar girmeye meyilli ve kardeşinin sevgiliyle birlikte olan bir ağabey, eskilerde porno yıldızı şimdilerdeyse para avcısı bir “kaynana”, alkolik bir üvey anne, “iş mi aşk mı” diye kendi sorunlarından başka bir şeyle ilgilenmeyen bir üvey kardeş ve artık nereye koşturacağını şaşırmış kamu avukatı olan bir üvey baba…
Böyle bir ortamda ne ara ders çalıştığı belli olmasa da sınıfının birincisi, okulun gururu, geleceğin mimari, gurbetin acısıyla yaşayan acıların çocuğu Ryan Atwood.
İlk sezon ve 2. sezonun başlarında pür dikkat izlediğim hatta bazı bölümler CNBC-e’nin gece yarısı tekrarında aynı bölümü bir daha izlediğim The O.C. her geçen bölümde daha da saçmalamaya, izlenmez olmaya devam ediyor.
My Name Is Earl‘ün karma listesi The O.C. senaryosundaki anlamsızlıkların yanında hiç kalır.
CNBC-e, seviyorum seni..
Bildiğiniz üzere artık RTÜK, televizyon kanallarına cezalarını daha “uygarca” veriyor. Eskiden bir kanal günlerce kapanırken şimdi birkaç saniyelik uyarı yazısıyla iş bitiyor. Demin öğrendim ki, RTÜK’ün kanallara gönderdiği uyarı cezalarıyla kanalların yayınladıkları uyarı cezaları arasında baya bir fark varmış.
Bir saat kadar önce CNBC-e‘de Rome dizisi başlamadan önce uzunca bir uyarı yazısı ekrana geldi. Uyarının ana fikri 1 Ocak 2006 tarihinde yayınlanan Rome dizininde gerekenden fazla “açık” sahnelerin olması ve bunun “çocukların ve gençlerin ruhsal ve ahlaki yapısını zedeleyebilecek yapısıymış. Fakat CNBC-e’deki uyarı o kadar uzun ve söz konusu tarihteki dizinin ceza alan sahnesini o kada detaylı anlatıyordu ki, bırakın diziyi izlemeyi cezayı okuyan bir gençin ahlaki yapısının etkilenmemesi mümkün değil.
Benzer bir olay geçen sonbaharda yine meydana gelmiş:
Biri bana farklı dil yayın yönetmeliğinin bir site haritasını yenileme çalışmalarını arasındaki bağı anlatabilir mi?
5. gün heyecanı
Nihayetinde o bütün gün geldi çattı ve sayaç 0′ları gösterdi.
Hafta sonundaki finaller için çalışmaya kısa bir tenefüs vermek için 24‘ünilk iki bölümünü izledim. Tadı damağımda kaldı :)
Sanıyordum ki, ilk bir-iki bölüm slow parçalarla giriş yapar, sonrasında rock’n roll’a döneriz. Ama öyle olmadı, senaristler nedense kovalamacaya hemen başlamak istemişler. İzlememiş olanlar için ipucu vermeden ancak şu kadarını söyleyebilirim; Jack yine binbir tehlikenin içinde ;)
5. günün geçen günlerden farklı olacağını sanmıyorum ama bari bu sezon Kim‘i bir kaç sahne görebilelim..
Ayrıca CNBC-e’nin Rome isimli diziyi yayına koymasıyla, 4. sezonun yayınlanmayacağı kesinlik kazanmış gibi.. En azından Dergi’de bunun olumlu-olumsuz bir açıklaması yapılsa onca merakla bekleyen seyirci rahatlasa…
