Genel

Sayısal ortamlar, analog insanlar…

14 March 2009, Saturday

Hatrı sayılır bir süredir sunucular, jeneratörler, iklimlendirme sistemleri, ups’lerin sayıca fazla olduğu datacenter ortamlarından çıkıp, halk arasına karışıp hatta akademik insanların fazlaca olduğu bir ortamda bulunmaktayım.
İzlemlediğim kadarıyla günümüzde insanlar ikiye ayrılmakta.
Bunlar; 1. Dijital (sayısal) insanlar. 2. Analog insanlar.

Dijital insanlar olarak adlandırdığım kitle, günün büyük bir kısmını internete bağlı olarak yaşarlar. Bir numaralı iletişim araçları internet, dolayısıyla da e-mailleridir. Günlük basılı gazete okumak yerine ntvmsnbc.com, hurriyet.com.tr gibi online haber portallarını ziyaret ederler. Bir çok sosyal networklere (Facebook, Netlog vb.) üyedirler, bir çoğunun kişisel blog’u bulunmakta olup, anlık micro-blogging için Twitter kullanmaktadırlar. Alışverişlerinde öncelikli olarak e-ticaret sitelerini tercih edip, etkinlik biletlerini internetten (biletix.com, mybilet.com vb.) satın almayı tercih edip, çoğu zaman yemek siparişlerini bile yemeksepeti.com üzerinden gerçekleştirirler. RSS üzerinden teknoloji haberlerini takip etmenin yanında aylık teknoloji ve/veya bilim dergisini satın almaları da söz konusudur.

Bu kitlenin yaş ortalaması maksimum 30-35 yaş olmakla birlikte Google Analytics ve blog ziyaretçi kitlemi doğru hesaplamışsam yukarıda saydıklarımın çoğu sizin için de geçerlidir diye düşünüyorum…

Bir diğer insan grubu ise analog insanlar olarak adlandırdığım gruptur. Bu toplum üyelerinin en önemli iletişim aracı telefondur. Hemen herşeylerini telefon ile halletmek isterler, çoğu zaman cep telefonundan kısa mesaj göndermek yerine direkt ilgili kişiyi aramak daha kolaylarına gelmektedir. Bu toplum üyelerinde gündemi takip etmek için basılı gazete okumayı tercih ederler.

İş toplantılarında notebook yerine yıllık ajanda taşımayı tercih ederler, iş görüşmelerini, toplantı notlarını, randevularını bilgisayarlarındaki Outlook, Thunderbird, Google Calender gibi araçlara kaydetmek yerine bu ajandalarına kaydederler.
Bilgisayarı zorunluluktan kullananlar ise maillerinin yazıcıdan çıktısını alıp, öyle okumayı tercih ederler. Maile cevabı ise kağıda yazılı olarak verip, varsa yardımcısına/asistanına iletir, yoksa telefon edip iletişimlerini sağlarlar.

Bu toplumun garip bir yanı sürekli olarak teknolojinin hayatımızda ne kadar büyük bir yer tuttuğundan, tıp dünyasını geliştirdiğinde bahsedip dururken bir yandan da internetin aslında kötü, gençler için yanlış yönlendirici bir araç olduğundan dem vururlar. Bir yandan iyi bi’şey olduğundan bahsedilirken, kullanım sırasında “ne gerek var bunlara” laflarını duymanız sizi şaşırtmasın.

Urfa İzlenimleri

15 February 2009, Sunday

Beykoz Lojistik Meslek Yüksekokulu Bilgi İşlem olarak Şanlıurfa Harran Üniversitesi‘nde düzenlenen Akademik Bilişim 2009‘a katıldık.
Seminer, panel ve oturumlardan arta kalan zamanımızda Şanlıurfa ve Gaziantep’i gezerek geçirdik.
Urfa ve Antep gezilerim sırasında şehir ve insanlarıyla ilgili izlenimlerim kısaca şöyle;

  • Hayatımda yediğim en güzel yemekleri bu geziler sırasında yedim. İstanbul’da bir lokma baklava yediğinizde size verdiği kalori ve ağırlık bir yana, Antep Güllüoğlu’nda yediğim onca baklava o kadar hafif ve lezzetliydi ki, İstanbul’da uzun bir süre tatlı yiyebileceğimi sanmıyorum.
  • Urfalılar’ın günlük yemeklerinde ciğer çok önemli bir yer tutuyor. Özellikle sabah kahvaltılarında ve geceleri ciğer en çok yenen yemek. Yolunuz Urfa’ya düşerse merkezde, çarşı içindeki salaş ciğercileri deneyin. Veya Dedecan da iyi bir alternatif.
  • Başta çay ve sigara olmak üzere bir çok şey Suriye’den kaçak olarak gelmekte. Zaten çay konusunda normal Rize çayı bulabilmeniz imkansız gibi bi’şey. Halk sadece kaçak çay tüketiyor.
  • İstanbul’da haftasonu arabayla Migros, Bauhause ve Ikea’ya gider gibi Urfa’da arabası ve gelir durumu nispeten orta-iyi derecede olanlar 1 saatlik yol mesafesindeki Suriye’ye gidip alışverişlerini gerçekleştiriyorlar. Suriye onlar için hem vergisiz hem daha ucuz geliyor.
  • Ayrıca Urfalılar’a göre Suriye, Şanlıurfa’ya bakılırsa 40-50 yıl gerisindeymiş.
  • Urfa sokaklarında malesef kadın sayısı çok düşük, hatta yok denecek kadar az. Başı açık kadın sayısı 1-2′yi geçmezken, kapalı kadınlar türban değil, başörtüsünü tercih ediyorlar.
  • Kışın sıcak, yazın serin tutan puşi rengine göre takan kişinin soyunu da belli ediyor. Siyah-beyaz kareli puşileri kürtler, mor rengindeki ise araplar takıyor. Ancak son 1-2 senedir dünya genelinde puşi modası çıkmasından ötürü artık çarşılarda hemen her renk puşi bulabilirsiniz. Fiyatları 4 liradan başlıyor, 10-15 liraya kadar çıkıyor.
  • Şu anki Şanlıurfa Belediye Başkanı olan Ahmet Eşref Fakıbaba‘ya halk arasında büyük destek var. Önümüzdeki yerel seçimlerde Saadet Partisi’nden tekrar başkan adayı olan Fakıbaba’nın kazanması kesin gözüyle bakılıyor.
  • Her ne kadar sokaktaki kadın sayısı az olsa da yolda, otobüste kadınlara yer verme durumu söz konusu. Büyükşehirlerden tek farkıysa, bir erkek tanımadığı bir kadının yanına oturamıyor.
  • Bunu belki bir çoğunuz bilir ancak yine de buraya not düşeyim; yoldan geçen birisine “kaç çocuğun var” sorusunu sorduğunuzda, “6 çocuğum var” diyorsa bilin ki bu sadece erkek çocuklarının sayısıdır. Yavaş yavaş cevap “6 çocuğum var, 3 de kız çocğum var” şeklini alıyormuş. Kürtçe’deyse “kaç çocuğun var” diye bir soru şekli zaten bulunmuyormuş. Bunun yerine “kaç oğlun var” diye soruyorlarmış.
  • 4 gün boyunca bizi gezdiren minibüsümüzün şöförü Refik Abi’ye göre “neden bu kadar erkek çocuk yapılıyor” sorusuna yanıtı; “birini savaşta kaybedersin, biri mahpusa düşer, diğeri mayına basar.. Yapalım bulunsun abi”
  • Urfalılar için kış mevsimi koca bir yıl boyunca yalnızca 10 gün sürmekteymiş. Diğer zamanlar yaz mevsimi yaşıyorlarmış.
  • Urfa ve çevresindeki çoğu toprak aşiretlerin veya ağalarınmış. Ancak GAP Projesi ile birlikte bu toprakların su ve değer kazanmasıyla birlikte halk ve ağalar arasında tam bir gelir uçurumu yaşanmış.
  • Günü birlik Gaziantep turumuz bizi oldukça şaşırttı. Antep, bi İstanbul Sirkeci’den farksız durumda. Gerek insanları gerek teknolojileri olsun, Urfa’nın aksine tam bir büyükşehir olmuş durumda.
  • Antep’e gidip bakırcılar çarşısından bakır cezve ve tespih almadan, İmam Çağdaş‘ta da kebap yemeden dönmeyin.
  • Digiturk’e Açık Mektup

    26 October 2008, Sunday

    Sayın Digiturk yetkilisi,

    Blogger.com’un erişime kapatılmasında sizin telif hakları nedeniyle mahkemeye başvurmanızın ve bu kapama kararını aldırmanızın yattığını üzüntüyle öğrenmiş bulunuyorum.
    Sağduyulu davranıp sakıncalı içeriğin yayından kaldırılmasını talep etmek yerine, milyonlarca insanın eğitim, eğlence ve iletişim aracı ve hatta gelir kaynağı olarak kullandığı blogları, üstelik de dünyanın en büyük blog sağlayıcısını toptan kapattırmanız akıl alır gibi değil.

    Prensip gereği, sizin gibi büyük bir kurumdan, Blogger.com’u kapattırmak yerine, gerekiyorsa bir blog’un yaptığı Lig TV yayınına göz yummanız beklenirdi oysa. Zira bu tip bir sansür uygulamasına önayak olmanın, ülkemizin dış dünyada düştüğü durum açısından ya da insanların bilgi edinme haklarını elinden almanız açısından çok tehlikeli olduğu ortada ve buna sırf maddi sebeblerle icazet vermiş olmanız ok düşündürücü.

    Özünde yaptığı iş iletişim ve eğlence olan bir kurumun sansür konusunda daha duyarlı davranmasını beklerdim. Zira bugün blogger sitesini kapattırmakta faydalandığınız yasa, gün gelip size karşı da olabilir ve birilerinin de sizin kanallarınızı kapattırmasına yol açabilir. Kanallarınızdaki filmleri sansürlemenizden de görüldüğü gibi, sansürcü zihniyet, bunu zaten yapıyor. Ve siz bu noktada dahi sansüre karşı durmuyorsunuz. Tüketicilerin ekstra para vererek satın aldıkları bir şeyi sansürlemenin, onları kandırmak demek olacağını vurgulamak ve gerekirse savaşmak yerine, tüketicilerinize bir uyarı bile vermeden, bir açıklama dahi yapmadan, adeta onları kandırarak filmleri kesiyor, mozaikliyor ve tüketicilerinizi aptal yerine koyuyorsunuz. Bunun tüketici hakları açısından, çürük mal satmakla aynı şey olduğunu görmenizi diliyorum. Ve bu konuda Tüketici Hakları Yasası kapsamında birkaç avukata danışacağımı da bilmenizi istiyorum.

    Ayrıca, Blogger kapatılmasında oynadığınız rol yüzünden kurumunuzu kınıyorum. İki yüzlü, bencil, tekelci ve sağduyusuz tutumunuzu kınıyorum.
    Büyük şirketler sosyal sorumluluk konusuna yoğunlaşırken, ğazarlama dünyasında, marka sempatisi ve uzun vadeli ilişkiler giderek öne çıkarken, Digiturk gibi bir kurumun marka bağlılığı açısından bu kadar riskli bir hareketi göze alması çok enteresan. Ama maalesef bilmeniz gereken şu ki; ne sağladığınız içerikle, ne sunduğunuz destekle, ne de tüketicilerinize gösterdiğiniz saygıyla bu riski göze alabilecek lükse sahip değilsiniz.

    Bu nedenle, bu konudaki duruşunuzu bir an önce değiştirmenizi tavsiye ediyorum. Yoksa gerçekten, pek çok abonenizi yakında kaybetmek üzeresiniz. Ben şahsım adına, Türk İnternet kullanıcılarının en çok kullandığı sitelerden biri olan Blogger sitesini Digiturk’un kapattırdığını duyurmak ve çevremdeki Digiturk kullanıcılarının aboneliklerini iptal ettirmeleri için elimden geleni yapacağım.

    Saygılarımla,
    Arda ÇETİN

    Nickname Kültürü

    25 October 2008, Saturday

    Her ne kadar yeni tasarımıyla birlikte Facebook‘tan soğusam, eskiye oranla daha az girsem de yıllar yılı kendisine bir nick (rumuz/kullanıcı adı/takma ad vs.) bulamamış bir internet kullanıcısı olarak Facebook sayesinde şu nick kullanma oranı giderek düşmeye başladı ya, ne kadar sevindirici bir durumdur bu..
    İnsanlar artık cici cici isim ve soyadlarını kullanıyorlar, blog veya kişisel site açacakları zaman abidik-gubidik isimler aramak yerine adsoyad.com gibi şahane domainler kullanıyorlar. Karşımdakiyle internet üzerinden iletişime geçtiğimde kiminle konuştuğumu biliyor gibi salak bir hisse kapılıyorum vs.

    Ve bütün bunlar Facebook’un o güzel register.php’si sayesinde oldu. Beni bu dertten kurtardığı için Mark’a bir teşekkür mektubu mu yazsam..

    Grip

    17 September 2008, Wednesday

    Bu grip dedikleri hastalık ne kadar illet bi’şeydir. İnsan vucudundaki her kemik parçası ağırır, sızlanır, başı ağrır, sümükleri akar, koku alamazsın, boğazın ağırır, sesin kartlaşır, hiç birşey yapmaya halin yoktur falan filan..
    Amma velakin grip konusundaki dialoglar genellikle şöyledir;
    - Hayırdır, sesin bir garip geliyor, neyin var?
    - Hastayım, grip oldum çok feci.
    - Haa, grip mi, neyse limonlu bi’şeyler iç geçer… Ben seni niye aramıştım ya?!

    Ama bir bilseler ne kadar salak bir hastalık olduğunu, eminim böyle konuşmazlar.

    Rss Feed Tweeter button Facebook button