Sabah Gazetesi yazarı Emre Aköz’un geçen haftaki yazısında benim de uzun zamandır aklıma takılan bir konuyu yazmış ve okurlardan konunun devamı gelmiş.
Arkadaşlarla sohbet sırasında konusu geçen sonrasında aklıma takılan bir konudur, şehir isimleri..
Mesela İngilizlerin London dediği bir şehire biz neden Londra deriz? Ya da Amerikalıların California dediği şehire biz Kaliforniya deriz? Ya da İtalyanların Firenze dediği yere biz niye Floransa diyoruz?
Peki ya neden New York, New York olarak kalır? Buna da niye Yeni York falan demiyoruz?
Kafamda bir sürü canlı soru(n) varken, uyuyan bir soruyu uyandırdığı için “Türk’ün Aklı�? Emre Aköz’den bu soruların cevaplarını bekliyorum :)
FM‘de son günlerde can sıkıntısına birebir iyi gelen bir mevzu..
Parazit birileri çıkıp, günlerce haftalarca Uludağ ekibine neden tekerleği yeniden bulmadıkları için gereksiz muhabbetler edip duruyor..
Bazen gerekli birileri gerekli sözler söylediğindeyse bu parazitlerin sesleri kesiliyor, duymamazlığa geliyorlar…
Bu gülünesi muhabbetlerin söz konusu sitede ilk defa olmaması işin farklı bir gülünçlüğü…
Salı günü, geçenlerde sözüne ettiğim 6. Kitap Dünyası Fuarı‘nın önünden geçerken buldum kendimi ve tabii hemen içeri daldım.
İçeri girdiğimde açıkcası bu kadar büyük bir fuar ama bu kadar az ziyaretçili bir fuar beklemediğim için şaşırdım. Bir-iki katılımcıyla yaptığım muhabbette onlarda ziyaretçinin az olmasından yakınıyor, suçu iyi reklamı yapılmadığı için organizatörlere atıyorlardı. Biraz daha medya sponsorlukları üzerine gidilebilirdi bence de..
Eskiden Dolmabahçe Kültür Merkezi’nde yapılan fuar iyi ki bu sene Tophane’ye taşınmış.. Bu seneki fuar alanı öncekilerine göre çok daha geniş ve bu sayede daha çok yayıncıyı bir araya getirmişler.
Fuarın güzel tarafıysa, bir çok yayınevi fuara özel indirimler yapmışlar. 3 kitap(Jack London - Ademden Önce, Gülse Birsel - Yolculuk Nereye Hemşerim, Jonathan Livingston - Martı) alarak çıktım, hepsi de birbirinden ucuzdu gerçekten 
Fuar, ayın 27’sinde kapanıyor.. Yani hâlâ gitmek için vaktiniz var
* Şehrin hemen her yerindeki “Picasso İstanbul’da�? sergisinin bez afişlerini görmemek için kör olmak gerekir herhalde..
Evet, Sabancı Müzesi, daha önce yapılmayanı yaptı ve Pablo Picasso‘nun tam 135 eserini birden İstanbul’a getirmeyi başardı, bunun için tebrikler ve biletlerin makul bir fiyatta olmasından dolayı da teşekürler. Fakat Sabancı Müzesi’ni güzelleştirirken İstanbul’un görüntüsü ne olacak?
Can sıkıntısından, belki “biraz gülerim�? diye American Pie: Band Camp filmini izledim. Boşa zaman kaybıymış meğer..
Miladını doldurmuş espiriler, taklitler ve kişilerle dolu bir senaryo…
Kendi ürünümüz diye demiyorum, Hababam SınıfıTatilde filmi bundan çok çok daha iyi..
Hollywood artık anlamalı ki, bu pastanın son kullanma tarihi geçti..
Geçen haftalarda hayatımda hiç tanımadığım ama benim için bir isimden öte, kahramanlarımdan söz etmiştim.
John Griffith Chaney ya da bizim bildiğimiz adıyla Jack London, benim için sadece çok iyi bir yazar, denizci, maceraperest, sosyalist, altın arayıcısı, zorlukların adamı, Berkeley öğrencisi ve Nasuh Mahruki‘nin dediği gibi “hayatı en üst viteste ve sonuna kadar yaşamayı başarmış kişilerden biri? değil.
Denizin Çağrısı adlı kitabıyla bana denizciliği, Martin Eden ve diğerleri ile de bana yazarlığı sevdiren şahsiyet..
Umarım gittiği yerde bol bol macera yaşayabiliyordur…
Jack London
Doğum: 12 şubat 1876
San Francisco, California, ABD
Ölüm: 22 kasım 1916
Santa Rosa, California, ABD
Kalp atışları ve nefes almak gibi biyolojik durumlar dışında yaşadığınızı nasıl anlarsınız? Hissederek değil mi…
Peki ya, birileri barışı korumak adına hissetme duygunuzu elinizden alırsa?
O zaman ne barışın bir önemi kalır, ne de yaşamanın..
Yaşam destek ünitesine bağlı kalan hastalar gibi…
Equilibrium Türkçe’siyle İsyan böyle bir senaryoya sahip.
Sahne efektleri Matrix‘i, verdiği sosyal mesaj Michael Moore‘u hatırlatıyor.
3. Dünya Savaşı sonrasındandaki yakın gelecekte, dünya “Baba�? adındaki bir kişi tarafından padişah edasıyla yürütülmekte.
İnsanların düşünmeleri, hissetmeleri, müzik dinlemeleri, sevmeleri, heyecanlanmaları, herhangi bir sanatsal eşyalar bulundurmaları kesinlikle yasak. Aksi halinde ölüm cezası ile cezalanabiliyorlar.
Böyle bir dünyada üst düzeyde güvenlik görevlisi ve rahip olan John Preston, tüm bu kuralları yıkıp, yeni ve olması gereken dünyayı oluşturmak için görevlendirilir…
Farklı anlatımı ve senaryosuyla izlenmesi gereken bir film…
Saw 2: Bugün kursdan arkadaşlarla Taksim’de, şu çok konuşulan, Amerika’da gişe rekorları kıran Saw 2‘yı izledim. Hayatımda izlediğim en sıkıcı filmlerden biriydi. Üniversitelerde İletişim Bölümü okuyan arkadaşlara “bir filmde başarısız kurgu nasıl yapılır?�? konulu ders olarak okutulabilir.
Benim gibi İstanbul’un göbeğinde yaşayıp, şehrin diğer bir tarafında düzenlenen kitap fuarına gitmeye üşenen “tembel kitap kurtları�? için iki alternatif kitap fuarı şu sıralar görücüye çıktı.
Biri Tophane’deki 6. Kitap Dünyası Fuarı, diğeri Ideefixe alışveriş sitesinin düzenlediği 3. Sanal Kitap Fuarı.
Aslına bakarsanız kitap her yerde.. Hele bir de merkezi bir yerde yaşıyorsanız, çevrenizde mutlaka büyükce bir kitabevi vardır. (Yoksa hemen yapılmalıdır..)
Durum böyleyken insan niye bir kitap fuarına gitsin ki? Yazarlarla tanışmayı, imzalı kitap okumayı bir halt sanmayı geçtim; bu etkinliklerdeki sohbetler, paneller, söyleşiler, açık oturumlar ve seminerler asıl hedef olmalı.
Yarın pazar. İstanbul’daysanız alın çoluk-çocuğu, (yoksa kankayı/kankiyi) ve İstanbul Modern Sanat‘ın yanı başındaki Kitap Dünyası’na gidin…
Ayrıca Sanal Kitap Fuarı‘ndaki %35′ indirimli bestseller kitaplara da göz atmayı ihmal etmeyin.
Hala almadıysanız Şu Çılgın Türkler‘i 22 YTL yerine 14 YTL’ye alabilirsiniz.
Kitap Dünyası’na yarın gideceğim.. “Gittim gezdim gördüm�? notlarını sonra yazarım…
Bildirgeç’de bazı Türkçe bloglar için hazırlanmış toolbar mimini ararken enteresan bir yazıyla karşılaştım.
Blogger arkadaşlardan biri “blog felsefesinin�? derinliklerine inmeye çalışmış…
Önceleri Türkçe bloggerların bir elin parmak sayısı kadarken günümüzde neredeyse blog sahibi olmayan internet kullanıcısını, kullanıcıdan saymadığımız bir devirdeyiz. Hal böyleyken her blogger’dan da felsefi, edebi, siyasi ya da yemek tariflerinin bulunduğu bir blog açmasını bekleyemezsiniz. Herkesin Portakal Ağacı‘ndaki gibi nefis yemek tarifleri, Altı Üstü Tasarım‘daki gibi tasarım ve web stratejileri hakkında öğütler, Eylülce ve Farketing‘deki gibi bilgi mimarlığı ve pazarlama hakkında yazılar yazmasını bekleyemezsiniz ki…
Önceleri “her eve bir blog�? diye kampanyalar başlatanlar şimdilerde bloglara bir manifesto gerek, sertifikalı bloggerlar olsun, “Google bu işe de bir el atsın�? gibi söylemler ediyorlar…
(Benzer bir durum “hacker�? kavramı için de geçerli. “Nasıl Hacker Olunur�? sorularının cevapları yazılsa bile MSN adresini çalan kişinin de kendisine “hacker�? demesi ironiktir
)
Internet’te henüz blog kavramı bile yokken “internet çöplüğü�? kavramı vardı. O zamanlarda da kişisel web sayfaları çok modaydı.. Yahoo’nun Geocities ve Türkiye’den Mynet’in Mysite adıyla kullanıcılara ücretsiz 10-20 MB’lık alanlar ve hazır şablon web sayfaları veriyorlar. Ve herkesde bu şablonlardan kişisel web sayfalarını oluşturuyor..
Internet olduğu sürece internet çöplüğü kavramını da var olmayı sürdürecektir..
İster kişisel web sayfası, ister blog, ister bir sonraki teknolojiler…